16 Mayıs Sabah ezanları okunuyormuş, sabaha doğru yağmur yağıyor, doğarken gökler ağlıyormuş.
16 Mayıs Sabah ezanları okunuyormuş, sabaha doğru yağmur yağıyor, doğarken gökler ağlıyormuş.
Şehir susmuştu. Sokak lambalarının altında sadece bir adam yürüyordu. Adı Ahmet Soy Adı Uçmak’dı. Kimsenin tam olarak tanımadığı, ama herkesin hayatına bir yerden dokunduğu bir adam…
Daha yenilerde babasını kaybetmişti. Babası onu hiç sevememişti. Oda babasını. Daha küçük yaşta öğrenmişti bazı insanların hayata bir sıfır yenik başladığını. Bayram sabahları yeni ayakkabısı olmazdı. Okula giderken cebinde harçlık değil, sadece sessizlik taşırdı.
Ama garip bir şey vardı Ahmet’de…
Kendi canı yanarken bile başkasının acısını hissederdi.
Mahallede üşüyen çocuk görse montunu çıkarır verirdi. Yaşlı birinin poşetini taşır, sokak hayvanlarına geceleri gizlice yemek bırakırdı. Kimse görmeden yardım ederdi çünkü teşekkür duymaya alışık değildi.
Yıllar geçti.
Ahmet büyüdü ama kaderi değişmedi.
Sevdiği kadın yanlış yaptı.
En yakın dostu onu yarı yolda bıraktı.
Çalıştığı yerde hakkı yenildi.
Bir gün olsun “iyi ki sen varsın” diyen olmadı.
Ama o yine de insanların karanlık günlerinde ışık olmaya devam etti.
Bir öğrencinin okul masrafını ödedi.
Bir adamın ameliyat parasını gizlice yatırdı.
Bir annenin mutfağı boş kalmasın diye gece kapısına erzak bıraktı.
Bir yatılı Kuran Kursunun tüm masraflarını üstlendi.
Çoğu öksüz ve yetimleri asla yanlız bırakmadı.
Ağlayan Şehit annelerinin göz yaşı oldu.
Kimine umut oldu, kimine yardımcı.
Yaptıklarını kimse bilmedi.
Çünkü bazı insanlar alkış için değil, vicdanı susturmak için iyilik yapardı.
Gel zaman git zaman…
Ahmet artık yaşlandığını ve hayatın ona acımadığını öğrendi.
Saçlarına erken kar düştü. Gözlerinin içindeki yorgunluk yılların değil, kırılmışlığın iziydi. Doğum günlerini hiç yanlız kutlamadı. Bazende bugün olduğu gibi kimse hatırlamazdı.
Bir gece, yine 16 Mayıs’ta, küçük evinde iki kızı ile otururken elektrikler kesildi. Cep telefonunun ışığını yaktı. Camdan dışarı baktı.
Sokakta yürüyen insanlar vardı.
Birinin elinde çiçek, birinin yanında sevdiği insan…
Hayat herkes için devam ediyordu.
Ahmet ise ilk kez kendine şunu sordu:
“Ben bunca zaman yaşadım mı gerçekten… yoksa sadece herkes yaşasın diye mi uğraştım?”
O anda kapısı çaldı.
Yavaşça açtı.
Kapının önünde genç bir kız duruyordu. Yanında bir kadın, bir öğretmen, bir esnaf ve küçük bir çocuk…
Hepsinin gözleri doluydu.
Kız konuştu:
“Ben yıllar önce Sandıklı Belediye Başkanı Mustafa Çöl'den burs almamı sağlayan, okul harcımı ödeyen çocuğum.”
Kadın dedi ki:
“Ben evimin kapısına bırakılan erzakla çocuklarını doyuran Erenlerde oturan bir anneyim.”
Esnaf gözlerini sildi:
“Ben iflas edecekken bana kimseye söylemeden yardım ettiğin Ataköylü esnaf adamım.”
Küçük çocuk ise sadece sarıldı.
“Babam olsaydın keşke…” dedi.
Ahmet o gece ilk kez bu kadar çok ağladı.
Çünkü bazı insanların yüzü hayattayken hiç gülmezdi…
Ama arkalarında bıraktıkları iyilik, yüzlerce insanın hayatında güneş gibi doğardı.
Ve bu gece, 15 Mayıs’ta, 16 mayıs'a 15 dakika kala.
ilk kez biri ona doğum gününü erkenden kutladı. Bugün benim doğduğum ama yaşamadığım gün olduğunu kimseye diyemedim.
Belki geç olmuştu.
Ama bazı kalpler, en çok geç gelen sevgide iyileşirdi. Nerden bilsin ki o sevgide öleceğini.!!