Türkiye’nin önündeki mesele, terör örgütüyle pazarlık yapmak değil; silahlı vesayeti tarihe gömmektir.
Türkiye’nin önündeki mesele, terör örgütüyle pazarlık yapmak değil; silahlı vesayeti tarihe gömmektir. Silah bırakılmadan yeni hukukî düzen kurulmayacak, örgütsel yapı tasfiye edilmeden yeni dönem başlamayacaktır. Tartışmanın adresi sosyal medya değil, TBMM ve hukuktur.
Türkiye, kırk yılı aşan terör meselesinde yeni ve kritik bir eşiğe geldi.
Fakat bu eşiği doğru okuyabilmek için önce gürültüyü susturmak gerekiyor.
Çünkü bugün Türkiye’de siyasetin bir bölümü hâlâ söylentiler üzerinden konuşuyor:
“Bölünme geliyor…”
“Federasyon kurulacak…”
“Genel af çıkacak…”
“Örgüte siyasî statü verilecek…”
Peki gerçekten öyle mi?
Devlet politikaları dedikoduyla değil, belgelerle, hukukla ve devletin ortaya koyduğu şartlarla okunur.
O hâlde soruyu doğru soralım:
Türkiye Cumhuriyeti Devleti neyi kabul ediyor?
Cevap, ortaya konulan resmî çerçevede açıktır:
Terör bitecek. Silah bırakılacak. Örgütsel yapı tasfiye edilecek. Devlet bunu tespit ve teyit edecek. Hukukî düzenlemeler bundan sonra TBMM iradesiyle ele alınacak.
İşte meselenin özü budur.
Silah bırakmak başka, örgütün tasfiye edilmesi başka
Türkiye açısından en önemli güvenlik ilkesi burada ortaya çıkıyor.
Bir örgütün “silah bırakıyoruz” demesi siyasî bir açıklamadır.
Fakat silahların gerçekten bırakılıp bırakılmadığını, örgütsel yapının ortadan kalkıp kalkmadığını ve silahlı tehdidin sona erip ermediğini devletin güvenlik kurumlarının tespit etmesi hukukî ve güvenlik bakımından bambaşka bir aşamadır.
Devlet aklı tam da burada başlar.
Türkiye’nin yapması gereken, ne romantik bir iyimserliğe kapılmak ne de her gelişmeyi felaket senaryosuna çevirmektir.
Devlet, şartlarını koyar.
Şartlar yerine gelir.
Devlet bunu doğrular.
Ardından hukuk devreye girer.
Bu sıralama önemlidir.
Çünkü hukuk, silahlı tehdidin gölgesinde değil; güvenliğin ve devlet otoritesinin sağlandığı zeminde işletilmelidir.
Kürt meselesi başka, PKK’nın silahlı vesayeti başka
Türkiye’de yıllardır yapılan en büyük yanlışlardan biri, Kürt vatandaşlarımızın meşru demokratik talepleriyle PKK’nın silahlı yapısını aynı şeymiş gibi göstermektir.
Oysa bunlar birbirinden tamamen farklıdır.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesin hukuk önünde eşit olması, demokratik haklarını kullanması, siyaset yapması ve kendi kimliğini özgürce yaşaması demokratik hukuk devletinin gereğidir.
Fakat hiçbir demokratik hak, silahlı örgütün siyasetin üzerinde vesayet kurmasını meşru hâle getirmez.
Kürt vatandaşlarımızın hakkı vardır; PKK’nın silahlı vesayet hakkı yoktur.
Bu ayrım yapılmadan Terörsüz Türkiye tartışması sağlıklı yürütülemez.
Çünkü demokrasi, silahın konuşmadığı yerde gerçek anlamına kavuşur.
Bahçeli’nin siyasî hamlesinin özü
Devlet Bahçeli’nin Terörsüz Türkiye yaklaşımını da bu çerçevede değerlendirmek gerekir.
Bahçeli’nin ortaya koyduğu siyasî denklem, Türkiye’nin yıllardır terörle mücadelede tükettiği enerjiyi artık kalkınmaya, üretime, güvenliğe ve kardeşliğe yöneltme fikrine dayanmaktadır.
Burada hedef, herhangi bir toplumsal kesime ayrıcalık tanımak değildir.
Hedef, silahlı örgütün toplum üzerindeki vesayetini ortadan kaldırmaktır.
Bu nedenle Terörsüz Türkiye’yi “örgütle barış” diye tarif etmek meseleyi eksik okumaktır.
Mesele örgütle devletin eşit iki aktör hâline gelmesi değildir.
Mesele, silahın siyasetin belirleyicisi olmaktan çıkarılmasıdır.
Erdoğan’ın çizgisi: Taviz değil, sonuç
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaklaşımında da temel ölçü aynıdır:
Terör, şiddet ve silah tamamen terk edilmelidir.
Türkiye’nin siyasal sistemi bir örgütün taleplerine göre şekillenmeyecek; aksine terör tehdidinin ortadan kalkmasıyla birlikte hukukî ve siyasî hayat normalleşecektir.
Burada devletin görevi sadece terörü bitirmek değildir.
Terörü bitirirken hukuk devletini korumak…
Vatandaşın güvenliğini sağlamak…
Demokratik siyaseti güçlendirmek…
Toplumsal barışı kalıcı hâle getirmek…
Asıl başarı budur.
Çünkü terörün sona ermesi, sadece silahların susması değildir.
Silahın siyasetin üzerindeki gölgesinin de ortadan kalkmasıdır.
Fidan’ın uyarısı: Terör sınırda durmuyor
Mesele yalnızca Türkiye sınırları içerisinde de değildir.
Irak ve Suriye’deki gelişmeler Türkiye’nin güvenlik denkleminden bağımsız düşünülemez.
Hakan Fidan’ın yaklaşımının önemi de burada ortaya çıkıyor.
Türkiye, kendi güvenliğini savunurken bölge ülkelerinin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygıyı esas almalı; fakat hiçbir komşu ülkenin toprağının Türkiye’ye karşı silahlı örgütler için kalıcı bir güvenli bölge hâline gelmesine de izin vermemelidir.
Bunun yolu yalnızca askerî tedbirlerden değil;
diplomasi, istihbarat, bölgesel iş birliği ve hukuk dengesinden geçmektedir.
Devlet küçülmüyor; normalleşiyor
Terörsüz Türkiye’nin en büyük kazanımı belki de burada olacaktır.
Türkiye yıllardır terörle mücadeleye çok büyük insanî, ekonomik ve siyasî kaynak ayırdı.
Terör gerçekten sona erdirilirse bu enerji artık başka alanlara aktarılabilir:
Eğitime…
Teknolojiye…
Üretime…
Savunma sanayisine…
Ekonomiye…
Diplomasiye…
Bölgesel kalkınmaya…
Dolayısıyla Terörsüz Türkiye, devletin geri çekilmesi değildir.
Devlet kapasitesinin normalleşmesidir.
Devletin gücü yalnızca terörle savaşmasında değil; terörün olmadığı bir ortamda adaleti, güvenliği, refahı ve toplumsal barışı birlikte sağlayabilmesindedir.
Korkularla değil, hukukla konuşalım
Bugün “bölünme geliyor”, “federasyon kurulacak”, “genel af çıkacak” diyenlere verilecek en doğru cevap şudur:
Metni gösterin.
Çünkü devlet yönetiminde söylenti hukuk değildir.
Türkiye’nin egemenlik haklarından taviz verilip verilmediği, sosyal medya yorumlarıyla değil; Anayasa, kanunlar ve TBMM’nin açık iradesiyle belirlenir.
Aynı şekilde Terörsüz Türkiye’nin başarı ölçüsü de slogan değildir.
Ölçü bellidir:
Silah bırakılacak.
Örgütsel yapı tasfiye edilecek.
Devlet bunu doğrulayacak.
Hukuk TBMM iradesiyle işleyecek.
Demokratik siyaset silahın vesayetinden kurtulacak.
Ve bütün bunların sonucunda Türkiye, enerjisini kendi içinde tüketen değil; birlikte üreten ve birlikte büyüyen bir ülke olacaktır.
Son söz
Türkiye’nin önünde tarihî bir fırsat var.
Bu fırsat ne korkular üzerinden harcanmalı ne de gerçeklerden kopuk bir romantizmle yönetilmelidir.
Devlet güçlü olacak.
Hukuk güçlü olacak.
Demokratik siyaset güçlü olacak.
Vatandaşlık bağı güçlü olacak.
Ve hiç kimse silahın gücüyle siyaset üzerinde vesayet kuramayacak.
Terörsüz Türkiye’nin anlamı budur.
Bu bir teslimiyet değildir.
Bu bir taviz siyaseti değildir.
Bu, silahlı vesayeti sona erdirme ve Türkiye’yi hukuk zemininde normalleştirme iradesidir.
Türkiye’nin geleceği etnik korkuların değil, ortak vatandaşlığın; silahın değil, siyasetin; vesayetin değil, millî iradenin üzerinde kurulmalıdır.
Çünkü güçlü Türkiye yalnızca terörsüz Türkiye değildir.
Güçlü Türkiye; terörsüz, hukuku güçlü, demokrasisi sağlam, ekonomisi üretken, devleti itibarlı ve vatandaşları arasındaki kardeşlik bağı sarsılmaz Türkiye’dir.
Bugün asıl mesele şudur:
Türkiye terörün siyaseti belirlediği bir dönemden, millet iradesinin ve hukukun siyaseti belirlediği bir döneme geçebilecek midir?
Cevap, önümüzdeki süreçte verilecektir.
Fakat devletin ölçüsü şimdiden bellidir:
Silah susacak, örgüt tasfiye olacak, devlet doğrulayacak, hukuk işleyecek ve Türkiye geleceğe birlikte yürüyecek.
İşte Terörsüz Türkiye’nin özü budur: