Toplumlar bir günde yıkılmaz. Çöküş, önce şehirlerin surlarında değil, insanların ruhlarında başlar.
Hüseyin Demir
Toplumlar bir günde yıkılmaz. Çöküş, önce şehirlerin surlarında değil, insanların ruhlarında başlar. Tarihin büyük kırılmaları incelendiğinde görülür ki hiçbir medeniyet ekonomik sebeplerle tek başına çökmemiştir. Asıl çöküş, değerlerin anlamını yitirmesiyle başlamıştır. Çünkü medeniyet dediğimiz şey taş, beton ve teknoloji değil; insanın kendisi hakkında geliştirdiği ahlâk ve anlam tasavvurudur.
Bugün yaşadığımız çağın en büyük problemi ekonomik krizler, siyasî çekişmeler veya teknolojik dönüşümler değildir. Bunlar sonuçtur. Asıl problem, insanın kendi varlığını anlamlandıran ahlâkî ve kültürel referanslardan uzaklaşmasıdır.
Bir toplumda iffet kavramı zayıflıyorsa, mesele yalnızca belirli ahlâkî davranışlarla ilgili değildir. Çünkü iffet, dar anlamda bir davranış biçimi değil; insanın kendisine ve başkasına karşı duyduğu saygının adıdır. İffet, sınır bilmektir. İffet, insanın nefsine rağmen hakikate bağlı kalabilmesidir. İffet, özgürlüğü sınırsızlık zannetmemektir.
Modern dünya ise tam aksine sınırları kaldırarak insanı özgürleştireceğini iddia etmektedir. Fakat ortaya çıkan tablo bu iddiayı doğrulamamaktadır. İnsanlık tarihte hiç olmadığı kadar serbest, fakat yine tarihte hiç olmadığı kadar yalnızdır. İletişim araçları gelişmiş, fakat insanlar birbirini anlamaz hâle gelmiştir. Görünürlük artmış, fakat şahsiyet zayıflamıştır.
Bugün küresel kültürün ürettiği en büyük yanılsama, ahlâkın kişisel bir tercih olduğu düşüncesidir. Böylece insanın davranışları ile toplumun geleceği arasındaki bağ koparılmıştır. Oysa hiçbir davranış yalnızca sahibini ilgilendirmez. İnsan sosyal bir varlıktır. Onun tercihleri ailesini, çocuklarını, çevresini ve içinde yaşadığı kültürü etkiler.
Kur’an’ın ahlâk anlayışı tam da bu sebeple ferdî davranışlarla toplumsal sonuçlar arasında güçlü bir bağ kurar. Çünkü İslâm’a göre insan yalnızca kendisinden sorumlu değildir; aynı zamanda içinde yaşadığı düzenin korunmasına da katkı sunmakla yükümlüdür.
Bugün aile kurumunun yaşadığı sarsıntılar tesadüf değildir. Aileyi ayakta tutan şey yalnızca hukuk değildir. Hukuk evliliği kurabilir; fakat sadakati inşa edemez. Hukuk hakları belirleyebilir; fakat fedakârlığı öğretemez. Hukuk sınır çizebilir; fakat vicdan oluşturamaz.
Ailenin gerçek temeli ahlâktır.
Ahlâkın zayıfladığı yerde güven kaybolur. Güvenin kaybolduğu yerde ilişkiler kırılganlaşır. İlişkilerin kırılganlaştığı yerde ise toplum çözülmeye başlar.
Bugün birçok insan yaşanan kültürel çözülmeyi yalnızca teknolojik gelişmelere veya küreselleşmeye bağlamaktadır. Oysa teknoloji bir araçtır. Aracı kullanan zihniyet bozulmuşsa teknoloji de bozulmanın taşıyıcısı hâline gelir. Aynı ekran insanı bilgiye ulaştırabileceği gibi, onu değersizliğin ve sıradanlaşmanın içine de sürükleyebilir.
Asıl mesele teknoloji değil, zihniyettir.
Çünkü her medeniyet kendi insan tipini üretir. Tüketimi kutsayan bir medeniyet tüketici insan yetiştirir. Gösterişi kutsayan bir medeniyet teşhirci insan üretir. Haz merkezli bir kültür ise fedakârlık duygusunu aşındırır. Böyle bir ortamda insan, hakikati arayan bir varlık olmaktan çıkar; sürekli arzularının peşinden koşan bir tüketim nesnesine dönüşür.
İşte günümüzün en büyük krizi burada ortaya çıkmaktadır. İnsan eşyaya hükmettiğini sanırken, eşyanın hükmü altına girmektedir. Arzularını yönettiğini düşünürken, arzularının esiri olmaktadır.
Bu nedenle mesele yalnızca bazı ahlâkî yanlışların artması değildir. Daha büyük tehlike, yanlışın normalleşmesi ve sıradanlaşmasıdır. Bir toplum kötülük karşısında hayret etme yeteneğini kaybettiğinde, çürüme derinleşmiş demektir.
Çözüm ise ne nostaljide ne de kör taklittedir.
Çözüm, kendi medeniyet kaynaklarına yeniden dönerek insanı merkeze alan bir ahlâk ve kültür inşası gerçekleştirmektedir. Bu, geçmişi tekrarlamak değil; geçmişin hikmetini bugünün diliyle yeniden üretmektir. Çünkü toplumları ayakta tutan şey maddî güçten önce manevî dirençtir.
Medeniyetlerin ömrünü uzatan ordular değil, vicdanlardır. Şehirleri ayakta tutan beton değil, ahlâktır. Aileyi koruyan korku değil, sadakattir. Toplumları geleceğe taşıyan şey ise ekonomik büyüklükten önce karakter büyüklüğüdür.
Bugün yeniden ihtiyaç duyulan şey; insanın kendisine dönmesi, vicdanını yeniden keşfetmesi ve ahlâkı hayatın merkezine yerleştirmesidir. Çünkü ahlâkın kaybedildiği yerde medeniyet yaşayamaz. Mahremiyetin çöktüğü yerde aile ayakta kalamaz. Ailenin çöktüğü yerde ise hiçbir toplum uzun süre varlığını sürdüremez.
Bir milletin geleceği teknoloji laboratuvarlarında değil, evlerinde yetişen çocukların kalbinde yazılır.
Sözün özü; “Ahlâkî çözülme yalnızca bireysel bir mesele değil, bir medeniyet krizidir; mahremiyetin ve iffetin korunması ise aileyi, toplumu ve kültürel sürekliliği ayakta tutan temel unsurdur.”
Selam ve dua ile.