Türkiye son yirmi yılda yalnızca bir hükümet değişimi yaşamadı; devlet refleksi, dış politika anlayışı ve jeopolitik yönelim açısından büyük bir dönüşüm sürecine girdi.

Hüseyin Demir

Türkiye son yirmi yılda yalnızca bir hükümet değişimi yaşamadı; devlet refleksi, dış politika anlayışı ve jeopolitik yönelim açısından büyük bir dönüşüm sürecine girdi. Bu dönüşüm, içeride çoğu zaman sadece seçim rekabeti gibi gösterildi. Oysa yaşananlar, çok daha büyük bir hesaplaşmanın parçalarıydı.

Çünkü mesele yalnızca iktidarın kimde olacağı değildi.

Mesele, Türkiye’nin hangi eksende yürüyeceği meselesiydi.

Uzun yıllar boyunca Türkiye’ye biçilen rol belliydi: Kendi sınırlarına çekilmiş, güvenlik politikalarını dış merkezlere göre şekillendiren, ekonomik olarak bağımlı, savunma açısından dışarıya muhtaç ve bölgesel iddia taşımayan bir ülke modeli…

Bu model özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde daha da derinleşti. Türkiye’ye sürekli “denge ülkesi” olması tavsiye edildi ama hiçbir zaman “oyun kurucu” olması istenmedi. Savunma sanayiinde bağımlı kalması, enerji koridorlarında yalnızca geçiş ülkesi olması, Ortadoğu ve Türk dünyasıyla sınırlı ilişki kurması beklendi.

Fakat son yıllarda bu tablo değişmeye başladı.

Savunma sanayiindeki yerlilik oranının yükselmesi, sınır ötesi operasyonlar, Karabağ’daki aktif diplomatik ve stratejik destek, Libya politikası, Doğu Akdeniz’de enerji mücadelesi, Afrika açılımı ve Türk Devletleri Teşkilatı ekseninde gelişen ilişkiler; Türkiye’nin artık eski edilgen çizgiyi kabul etmediğini gösterdi.

İşte küresel merkezleri rahatsız eden asıl mesele buydu.

Çünkü Türkiye ilk kez sadece kendisini savunan değil, bulunduğu coğrafyada yön belirleyen bir ülke görüntüsü vermeye başladı. Bu durum yalnızca bölgesel dengeleri değil, yüz yıllık uluslararası güç dağılımını da etkileyebilecek bir potansiyel taşıyordu.

Bu yüzden Türkiye’ye yönelik müdahale yöntemleri de değişti.

Eski dönemlerde darbeler, muhtıralar, ekonomik kriz operasyonları ve doğrudan askeri baskılar kullanılırdı. Ancak yeni dönemde yöntem farklılaştı. Artık toplum mühendisliği medya üzerinden yapılıyor; siyasi figürler dijital propaganda ile büyütülüyor; uluslararası algı operasyonlarıyla içeride yeni psikolojik iklimler oluşturuluyor.

Yeni vesayet modeli artık üniforma giymiyor.

Küresel medya desteği, sosyal medya manipülasyonu, ekonomik baskılar, uluslararası lobi ağları ve “umut lider” projeleri üzerinden ilerliyor.

Özellikle son yıllarda Türkiye’de bazı siyasi figürlerin olağanüstü biçimde uluslararası vitrine taşınması, Batı merkezli medya kuruluşları tarafından sürekli desteklenmesi ve “Türkiye’nin geleceği” olarak sunulması bu nedenle dikkat çekici bulundu.

Çünkü modern jeopolitikte lider üretimi artık stratejik bir araçtır.

Doğu Avrupa’dan Latin Amerika’ya kadar birçok ülkede benzer yöntemler uygulandı. Önce toplum kutuplaştırıldı, ardından medya üzerinden yeni siyasi ikonlar üretildi, sonra devletin geleneksel güvenlik refleksi “otoriterlik” olarak tanımlandı ve ülkenin yönü yeniden dış merkezlere bağlandı.

Türkiye’de ise bu süreç tam anlamıyla başarıya ulaşmadı.

Bunun en önemli sebebi, Türkiye’de devlet hafızasının hâlâ güçlü olmasıdır.

“Derin devlet” kavramı çoğu zaman yalnızca karanlık yapılar üzerinden tartışılıyor. Oysa devlet geleneği olan ülkelerde görünmeyen bir kurumsal refleks vardır. Bu refleks; ülkenin uzun vadeli çıkarlarını, jeopolitik güvenliğini ve tarihsel devamlılığını koruma içgüdüsüdür.

Türkiye’de bu refleks özellikle kritik kırılma anlarında ortaya çıkar.

15 Temmuz gecesi yaşanan tam olarak buydu. O gece mesele sadece bir hükümeti devirmek değildi. Türkiye’nin devlet omurgasını kırmak, güvenlik sistemini çökertmek ve ülkeyi yeniden dış müdahalelere açık hale getirmekti.

Fakat beklenmeyen şey oldu.

Toplumun geniş kesimleriyle devlet refleksi aynı noktada birleşti. Bu nedenle Türkiye, yakın tarihinin en büyük kırılmalarından birini atlattı.

15 Temmuz sonrası başlayan süreçte ise Türkiye güvenlik anlayışını tamamen değiştirdi. Savunma sanayiindeki hamleler hızlandı, dış operasyon konsepti genişledi, enerji güvenliği stratejik öncelik haline geldi ve Türkiye çok kutuplu dünyaya göre yeni pozisyon almaya başladı.

Bugün içeride yaşanan sert siyasi mücadeleleri de bu büyük dönüşümden bağımsız okumak mümkün değildir.

Çünkü Türkiye’de artık yalnızca parti yarışı yaşanmıyor. Devletin yönü, güvenlik anlayışı ve jeopolitik kimliği tartışılıyor.

Bir taraf Türkiye’nin yeniden Batı merkezli sisteme tam bağımlı hale gelmesini savunurken; diğer taraf daha bağımsız, çok yönlü ve kendi eksenini oluşturan bir Türkiye hedefliyor.

Bu nedenle siyasi tartışmaların dili de sertleşiyor.

Çünkü mesele belediye, makam veya seçim meselesi olmaktan çıktı. Asıl mücadele, Türkiye’nin önümüzdeki elli yılda nasıl bir devlet karakteri taşıyacağı mücadelesidir.

Ekonomiden savunmaya, enerjiden teknolojiye kadar bütün alanlarda yürüyen rekabetin merkezinde bu vardır.

Bugün küresel sistem ciddi bir kırılma yaşıyor. Avrupa güvenlik kaygıları nedeniyle Türkiye’ye ihtiyaç duyuyor. Enerji koridorları Türkiye olmadan şekillenemiyor. NATO’nun güney hattı Türkiye olmadan korunamıyor. Orta Doğu, Kafkasya, Karadeniz ve Afrika denkleminde Ankara artık vazgeçilmez aktörlerden biri haline geliyor.

İşte tam da bu yüzden Türkiye üzerindeki siyasi operasyonlar yalnızca iç politika kapsamında değerlendirilmiyor.

Çünkü güçlü Türkiye fikri, sadece içeride değil dışarıda da büyük sonuçlar doğuruyor.

Önümüzdeki dönemin en büyük mücadelesi askeri değil zihinsel olacaktır.

Türkiye ya yeniden edilgen, yönlendirilen ve bağımlı bir ülkeye dönüştürülecek…

Ya da kendi medeniyet hafızasına dayanarak bağımsız eksenini güçlendirecek.

Bu nedenle asıl mesele sadece iktidarı korumak değil; devlet aklını, stratejik bağımsızlığı ve tarih bilincini koruyabilmektir.

Çünkü devletler bazen savaşla değil, yön duygusunu kaybederek çözülür.

Ve milletler önce zihinlerinde bağımsız olursa ayakta kalabilir.

Selam ve dua ile.