Dünya hızla değişiyor; fakat değişmeyen bir hakikat var: Adalet sarsıldığında, hiçbir düzen ayakta kalamaz.

Dünya hızla değişiyor; fakat değişmeyen bir hakikat var: Adalet sarsıldığında, hiçbir düzen ayakta kalamaz. Bugün küresel ölçekte yaşanan krizlere baktığımızda, meselenin yalnızca ekonomi, siyaset ya da güvenlik olmadığını açıkça görüyoruz. Asıl kriz, çıkarın adaletin önüne geçtiği bir zihniyet krizidir.

Artık haklı olanın değil, güçlü olanın konuştuğu bir düzende yaşıyoruz. Uluslararası ilişkilerde ilkelerden çok menfaatler belirleyici hâle gelmiş durumda. Dün savunulan değerlerin bugün kolaylıkla terk edilmesi, büyük güçlerin kendi çıkarları uğruna hukuk ve insan haklarını araçsallaştırması bu gerçeğin en açık göstergesidir. Aynı tabloyu toplumların kendi iç yapısında da görmek mümkün: Liyakat geri çekiliyor, sadakat öne çıkıyor; ehliyet yerine yakınlık, doğruluk yerine faydacılık tercih ediliyor.

Oysa bir toplumun asıl gücü, sahip olduğu imkânlarda değil; adalet duygusunun canlılığında gizlidir. Güven duygusunun çöktüğü, doğru söyleyenin dışlandığı, emanete riayet edilmediği bir yerde ne ekonomik kalkınma kalıcı olur ne de sosyal huzur. Çünkü adalet, yalnızca mahkeme salonlarında dağıtılan bir hüküm değil; hayatın her alanını kuşatan bir ölçüdür.

Kur’ân’ın ortaya koyduğu toplum tasavvuru, çıkar üzerine değil; hakikat ve emanet üzerine kurulu bir düzeni işaret eder. Bu düzende devlet, bir güç gösterisi aracı değil; hakkı gözeten bir denge unsurudur. Yönetmek, imtiyaz değil; ağır bir sorumluluktur. Emanet ehline verilmediğinde ise düzen bozulur, denge kaybolur ve toplum içten içe çözülmeye başlar.

Bugün karşı karşıya olduğumuz temel sorun tam da budur:
Adaletin yerini çıkar, sorumluluğun yerini hesapçılık alıyor. Böyle bir zeminde, hakikatin sesi zayıflarken, gürültü yükseliyor. Bilgi yerine algı, derinlik yerine yüzeysellik, istikamet yerine yönsüzlük hâkim oluyor. Sonunda toplum, neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemez hâle geliyor.

Peki çözüm nedir?

Öncelikle, adaleti yeniden merkeze almak zorundayız. Bu, sadece yöneticilerden beklenen bir erdem değil; toplumun her ferdinin taşıması gereken bir sorumluluktur. Çünkü adalet, yukarıdan aşağıya inşa edilmez; aşağıdan yukarıya doğru kök salar.

İkinci olarak, liyakat ilkesini tavizsiz bir şekilde savunmak gerekir. Ehil olmayanın söz sahibi olduğu bir yerde, en iyi sistemler bile işlemez. İşin ehline verilmesi, yalnızca bir yönetim prensibi değil; aynı zamanda ahlâkî bir zorunluluktur.

Üçüncü olarak ise, hakikati çoğunluğun değil, doğrunun belirlediği bir bilinç inşa edilmelidir. Gürültüye kapılmadan, popüler olana değil doğru olana yönelen bir idrak olmadan, çıkarcılığın cazibesine karşı direnmek mümkün değildir.

Unutmamak gerekir ki, çıkar üzerine kurulan her düzen geçicidir. Adalet üzerine kurulan ise kalıcıdır. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Güçle yükselenler olabilir; fakat ancak adaletle ayakta kalanlar vardır.

Bugün yapılması gereken, taraf olmak değil; doğru tarafta durmaktır.
Çıkarın değil, adaletin yanında saf tutmaktır.

Çünkü adalet, yalnızca bir tercih değil;
bir toplumun varlık şartıdır.

Selam ve dua ile.