Dünya, uzun zamandır güç ile hakikat arasında sıkışmış bir düzenin yükünü taşımaktadır.
Hüseyin Demir
Dünya, uzun zamandır güç ile hakikat arasında sıkışmış bir düzenin yükünü taşımaktadır. Bu düzende Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail merkezli politikalar, yalnızca birer dış politika tercihi değil; aynı zamanda küresel vicdanı yaralayan süreçlerin de baş aktörleri olarak görülmektedir.
Türkiye ise bu kırılgan denklemde, sadece bir devlet değil; aynı zamanda tarihî hafızanın, ahlaki iddianın ve mazlumdan yana duruşun temsilcisi olma iddiasındadır.
1. Küresel Düzenin Maskesi: Güç mü, Adalet mi?
Bugünün dünyasında uluslararası hukuk, çoğu zaman güçlü olanın elinde şekil değiştiren bir araca dönüşmüştür.
- Kurallar vardır, ancak herkese eşit uygulanmaz
- Hak ihlalleri vardır, ancak her zaman aynı tepkiyi doğurmaz
- İnsanlık değerleri konuşulur, fakat çıkarlar söz konusu olduğunda geri çekilir
Bu çelişkili yapı, özellikle Orta Doğu’da derin yaralar açmaya devam etmektedir.
2. İsrail Politikaları ve Bölgesel Gerilim
Bölgede uzun yıllardır süregelen politikalar:
- Sürekli genişleyen bir güvenlik söylemi altında
- Fiilî can alıcı, gayri insani durumlar oluşturarak
- Uluslararası tepkileri sınırlı düzeyde göze alarak ilerlemektedir
Bu durum, yalnızca bir devletin politikası değil; aynı zamanda bölgesel istikrarı zedeleyen ve kalıcı barışı imkânsızlaştıran bir süreçtir.
Türkiye’nin bakış açısında mesele, yalnızca siyasi değil; aynı zamanda insanî ve vicdanî bir meseledir.
3. Türkiye’nin Duruşu: Sessiz Kalmanın Reddedilişi
Türkiye, son yıllarda bölgesel meselelerde daha açık ve daha net bir tavır ortaya koymaktadır.
Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde şekillenen bu yaklaşım:
- Haksızlık karşısında susmamayı
- Uluslararası platformlarda açık sözlü olmayı
- Mazlum halkların sesi olmayı
esas alır.
Bu duruş, yalnızca diplomatik bir tercih değil; aynı zamanda bir medeniyet iddiasıdır.
4. ABD ile İlişkiler: Bağımlılıktan Dengeye
Türkiye, Batı ittifakının bir parçası olmakla birlikte, son yıllarda daha bağımsız bir dış politika çizgisi izlemektedir.
Bu yeni yaklaşım:
- Tek taraflı yönlendirmelere direnç göstermeyi
- Ulusal çıkarları öncelemeyi
- Gerekirse farklı güç merkezleriyle denge kurmayı
içerir.
Bu bağlamda Türkiye, küresel sistem içinde edilgen bir aktör değil; oyun kurucu olma iddiası taşıyan bir güçtür.
5. Gelecek: Çatışma mı, Dönüşüm mü?
Bölgedeki gerilimler, zaman zaman büyük çatışma senaryolarını gündeme getirse de gerçeklik daha karmaşıktır.
Devletler:
- Doğrudan savaşın yıkıcı sonuçlarını bildikleri için
- Daha çok dolaylı mücadele yöntemlerini tercih eder
Ancak bu durum, gerilimin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Aksine, daha uzun soluklu ve daha derin bir mücadele biçimi ortaya çıkar.
Türkiye bu süreçte:
- Askerî gücünü caydırıcılık unsuru olarak kullanırken
- Diplomatik ve stratejik hamlelerle alanını genişletmeye çalışmaktadır
Yeni Bir Söz Söylemenin Zamanı
Bugün dünya, yalnızca güç merkezlerinin değil; aynı zamanda vicdan sahibi toplumların da yeniden söz söylemesi gereken bir döneme girmiştir.
Türkiye’nin iddiası, tam da bu noktada anlam kazanmaktadır:
Gücün değil, hakkın yanında duran bir düzen mümkün müdür?
Bu sorunun cevabı henüz net değildir. Ancak kesin olan şudur:
Türkiye, bu soruyu sormaktan vazgeçmeyen ve cevabını arayan ülkelerden biri olmaya devam edecektir.
Son söz
Tarih, yalnızca güçlü olanları değil; hakikatin yanında duranları da yazar.
Ve bazen bir milletin asıl gücü, sahip olduğu silahlardan değil;
sahip olduğu vicdandan gelir.
Selam ve dua ile.